Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.

  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.
  • Süs Bitkiler öldürücü Olabilir.

Evlerdeki süs bitkileri öldürücü olabiliyor

Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. İbrahim Baktır evlerde bulundurulan bazı süs bitkilerinin zehirli olduğunu bildirdi.

Prof. Dr. İbrahim Baktır, sosyal medyada başta olmak üzere bazı iletişim araçlarıyla, "Evlerimizdeki bazı süs bitkileri zararlı. Bunları evinize sokmayın" şeklindeki ifadelerin yer aldığını belirtti. Baktır, "Bugünde bu süs bitkilerinin kullanımı hızla yaygınlaşıyor. Evlerde süs bitkisi olarak kullanılan bu bitkilerin dağılımı da bölgeden bölgeye değişiyor. Akdeniz Bölgesi'nde evlerde kullanılan süs bitkilerinin kökeni genel olarak orman altı olarak adlandırdığımız bitkiler. Yani tropik bölge bitkileri kullanılıyor. Orta Anadolu gibi serin yerlerde ise kauçuk, zakkum gibi bitkiler iç mekan bitkisi olarak kullanılıyor" dedi.
Evde bulundurulan bazı süs bitkilerinin zehirli maddeleri içerdiğine dikkati çeken Baktır, "Bunların miktarı çok fazla olmamakla birlikte dikkat edilmesi gerekiyor. Örneğin evlerde çok sık kulllandığımız difenbahya bitkisi yaprak özsuyunda bulunan bazı toksik maddeler nedeniyle zehirli maddeler içeriyor. Bunları çocuklardan uzak tutulması gerekiyor. Koparılma veya kesilmeyle açığa çıkan bitki özsuyuna dokunulmaması veya ağız yoluyla alınmasının engellenmesi gerekir. Özellikle çocukları bu tür davranıştan uzak tutmak gerekir" diye konuştu.
Sarmaşık türü bitkilerin de Yılanyastığı familyasından geldiğini ifade eden Baktır, "Bu tür ev bitkilerinde de zehirli maddeler var. Bu bitkiler özellikle çocuklar ve büyükler tarafından yenmeleri veya ısırmaları durumunda boğazlarında istenmeyen durumlar oluşabilir. Bunu ağzına alan kişi nefes alma zorluğu çekilebilir. Mümkün oldukça bu tür bitkileri evlerin daha sakin bölümlerinde ve çocuklardan uzak yerlerde bulundurmak gerekir. Daha da önemlisi bu konuda çocuklarımızı bilinçlendirmek gerekiyor" şeklinde konuştu.
Bu bilgilendirmenin tipik örneğinin Amerika Birleşik Devletleri'nde yıllardır uygulanan bir durum olduğunu da anlatan Baktır, şöyle devam etti:
"Burada 'zehirli sarmaşık' (Poison Ivy) diye bir bitki var. Son derece zehirli bir bitki. Bu bitkiyi tanımaları için çocuklar ilkokul çağından itibaren eğitiliyorlar. Bu bitki tehlikeli, ölüme neden olabilir diye. Bizde de benzer şekilde ilk önce anne ve babaların bu konuda çocukları bilinçlendirmeleri gerekir daha sonra eğitim kurumlarında bu anlatılmalı. Bu bitkiler bizlerin olmazsa olmazı. Çocuklar zarar görecek diye eve koymamakta olmayacağına göre bilinçlendirmek daha doğru"
Akdeniz bölgesinde dış süs bitkisi olarak kullanılan Zakkum'un Orta Anadolu'da çokça iç mekan süs bitkisi olarak kullanıldığına dikkati çeken Baktır, "Bu bitkide zehirli maddeler içeriyor. Örneğin sadece Nergizgiller familyasında 150'ye yakın bitkide zehirli madde var" dedi.
Karadeniz Bölgesi'nde ise Orman Gülü olarak adlandırılan bitkinin zehirli olduğunu kaydeden Baktır, "Bölgede çokça yetişen bir bitki. Dünyanın en güzel bitkilerinden bir tanesi. Ancak yapraklarının yenilmesi durumunda öldürücü olabiliyor. Nektarı çok zehirli" diye konuştu.
Baktır, iç mekanlarda kullanılan süs bitkilerinin ortamda bulunan çeşitli zararlı maddeleri emerek, hava kirliliğini azalttığı ve ortamı temizlediğini de vurguladı.

…………………………………..

Zehirli Bitkiler

Tarihin ilk çağlarından günümüze kadar insanlar Bitkilerdenbesinlerini sağlamış ve şifa aramışlardır ve beslenmelerinin yanında önemli hastalıklarını da şifalı bitkilerle tedavi edebilmişlerdir. Ancak her Bitkinin düşüldüğü kadar yararlı olmadığı ya da yararlı etkilerinin yanında zararlı olabilen başka etkilerinin de olduğu görülmüştür.

Günümüzde de devam eden her ottan şifa arama geleneği özellikle kırsal yörelerde birçok kaza zehirlenmelerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Merak sonucu özellikle çocukların bilmedikleri bir bitkinin yemiş, yaprak ya da başka bir kısmının tadına bakmaları ya da zararsız başka Bitkilerebenzetip toksik bitkiyi yemeleri sonucu sık sık zehirlenmeler olmaktadır. Birçok Bitki çok toksik olmalarına karşın kontrollü kullanıldıklarında tedavide yararlı olabilmektedir.

Örneğin Digitalis (yüksük otu) afyon (haşhaş), belladon alkaloidleri, veratrum alkaloidleri, vinca alkaloidleri, ipeka vb, gibi birçok bitkisel toksik Madde günümüzde doğal ya da yarı sentetik türevler şeklinde tedavide kullanılmaktadırlar. Ancak bilinçsiz bir şekilde supraterapötik (aşırı) dozlarda uygulandıklarında çok ağır zehirlenme tablolarının ortaya çıkmasına yol açabilirler. Rönesans döneminin ünlü Alman hekimlerinden Paracelsus (l493-1541)’un ‘yalnız miktar zehiri belirler’ (Dosis sola facit venonum) cümlesi bitkisel maddeler için de geçerlidir. Zehirli mantarlar başta olmak üzere diğer toksik bitkilerle akut zehirlenmelerin şiddetini yenilen miktar belirlenmektedir.

Bitkilerle zehirlenmeler daha çok kabuklu yemiş ya da meyve kısmıyla olmaktadır. Örneğin Akdiken (Rhamni cathartica) yılan yastığı (Dracunculus vulgaris), güzel avrat otu (Atropa belladonna), hanımeli (Lonicera japonica), yaban yasemini (Solanum dulcamara), taflan (Prunus laurocerasus), Ardıç (Juniperus sp.) ökse otu (Viscum album), çoban püskülü (İlex aquifoİiıım) porsuk ağacı (Taxus bacata), sarmaşık (Parthenocissus sp.), it üzümü (Solanum, nigrum) vb, gibi Bitkiler kabuksuz ya da kabuklu meyvelerinde bulunan aktif toksik kısımlarıyla zehirlenmelere neden olmaktadırlar. Buna karşılık, birçok bitki diğer kısımlarıyla ya da tüm bitki olarak toksiktirler. Dikenleri ya da keskin kenarlı yapraklarıyla Mekanik olarak. özellikle ciltte irritasyon şeklinde toksik etkilere yol açmaktadırlar. Günlük gıda olarak kullandığımız bazı sebzelerin az ya da çok toksik olabildiklerini unutmamak gerekir. Örneğin patatesin Topraküstündeki yeşil kısımları orta şiddette sindirim bozukluklarına neden olmaktadır. Buna karşın,birçok taze sebzenin kurutulmasıyla içerdikleri toksik maddeler aktivitesini kaybetmektedir.

Bazı bitkiler aynı cinsten olmalarına karşın toksik etkileri büyük ölçüde değişebilmektedir.

Örneğin
Aconitum napellus tehlikeli bitkiler içinde en zehirli olanıdır. Buna karşın aynı cinsten Aconitum septentrionale Eskimolar tarafından sebze olarak yenmelerine karşın hiçbir zehirlenmeye neden olmamaktadır. Aynı şekilde Digitalis purpurea güçlü kardiyotoksik etkisi olmasına karşı aynı cinsten olan Digitalis jaune aynı oranda toksik değildir. Bu nedenle, gerek tedavide gerekse gıda olarak kullanılmalarında bitki cins ve türlerinin tanınması gerekir. Bitkileriniçerdikleri toksik maddelerin kaynağı çeşitlidir. Bazıları alkaloid (protein), bazıları da glikozid ya da heterosid (Saponinli steroidik yapılı siyanojenli vb.) içerebildikleri gibi birçoğunda olduğu gibi karmaşık kompleks yapılı bir toksik madde de içerebilmektedirler.

Zehirli Bitkilerde bulunan bu toksik maddeler insan ve hayvanlarda iç organlarda meydana getirdikleri lezyonlar sonucu metabolizmayı bozabildikleri gibi deri ve mukozalarda irritasyonlar yaparak hafif ya da ağır bazı zehirlenme belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. Ancak, farklı hayvan türlerinin ve insanın zehirli bitkilere verdikleri reaksiyon her zaman aynı şiddette ve özellikte olmayabilir. Örneğin. salyangozlar belladonla beslendikleri halde zehirlenmezler, halbuki bu gibi hayvanları yiyen insan ya da memeli hayvanlarda belladon zehirlenme belirtileri görülebilmektedir.

1. ZEHİRLİ BİTKİLERİN TOKSİK UNSURLARI
Bitkisel zehirlerin toksik bileşenleri kimyasal yapılan yönünden önemli farklılıklar gösterir. Toksik unsurların çoğu organik karakterdedir. Kimi bitkiler ise, bazı Mineral maddeleri, bünyelerinde toksik dozlarda akümüle edebilirler.Alkaloitler ve protidler azotlu organik; glikozitler, tanenler, laktonlar ve benzerleri azotsuz organik zehirlerdir. Selenyum, nitrat-nitrit gibi mineral zehirler ile kimyasal yapılarından çok, etki mekanizmaları daha iyi bilinen östrojenik etkili özdekler, antivitaminik faktörler ve fotodinamik ajanlar zehirli bitkilerin başlıca toksik unsurlardır.

1.1. Alkaloidler
Alkaloitler güçlü farmakolojik etki ve toksisiteye sahip olan, moleküler yapılarında Azot bulunan Alkali karakterde bitkisel kökenli özdeklerdir. Azot, çoğunlukla heterosiklik bir halkada ya da lateral zincirde bulunur. Genellikle katı ve renksizdirler. Baz halde iken Suda çözünmezler; asitlerle oluşturdukları Tuzlar suda çözünür. Alkaloitlerin tannat ve iyodür Tuzları suda çözünmez. Bu özellik nedeniyle, Alkaloit içeren bitkilerle zehirlenmelerde tanenli bileşikler ve iyodürler, sindirim kanalından alkoloit emilimini engellemek için kimyasal antidot olarak kullanılırlar.

Alkaloitlerin etki mekanizmaları çok farklıdır Çoğu sentral sinir sistemi (opium alkaloitleri) ve otonom sinir sistemi (antikolinerjik solanase alkaloit ve alfa adrenolitik ergot alkaloitleri) aracılığıyla etkir. Kolşisin ve benzerleri emeto katartik; pirolizidin alkaloitleri de hepatotoksik olarak etkirler.

1.2. Glikozitler (Heterositler)
Hidroliz (enzimatik ya da Asit ortamda) sonucu bir ya da birkaç Molekül şeker (glikoz) ile karbonhidrat olmayan ve aglikoz (genin) olarak adlandırılan ve toksik etkiden sorumlu olan bir madde veren özdeklerdir. Glikoz ve aglikoz arasındaki bağın karakterine göre
0 – glikozitler (Oksijen atomu eterik bağ) ve S – glikozitler (kükürt atomu) olmak üzere iki gruba ayrılırlar.
1.2.1. O-Glikozitler

1.2.1.1. Siyanogenetik Glikozitler
Aglikozları, çoğunlukla nitrilli bir alkoldür. Enzimatik hidroliz sonucu şeker molekülleri, siyanhidrik asit (HCN) ve bir keton ya da aromatik Aldehit oluşur. Toksiditeden sorumlu olan hidroliz ürünü siyanhidrik asittir.

Farklı ailelere ait çoğu yem Bitkisi ve yabani türlerde bulunan siyanogenetik glikozitler özellikle ruminantlarda selüler respirasyondan sorumlu Enzim sistemini inhibe ederek, akut formda ve yüksek mortaliteyle seyreden zehirlenmeye neden olurlar. Hidroliz, aynı bitkide bulunan özel enzimler ( lineaceae; keten tohumu, emulsin; acı badem) tarafından katalize edildiği gibi, ruminantlarda retikülo-rumen mikroflorası tarafından salgılanan enzimlerle de gerçekleştirilebilir. Vejetasyonun ilk dönemlerinde yüksek olan glikozit düzeyi vejetasyon ilerledikçe azalabilmektedir.

Kuraklık, donma ve çiğnenme gibi bitkilerin normal büyüme hızını bozan faktörler HCN düzeyinde artışa neden olur.

Silaj glikozitlerin hidrolizini hızlandırır. Böylelikle serbest hale geçen HCN silajın havalandırılmasıyla giderilebilir. Ancak, bu işlem sırasında çalışanların kendileri için önlem almaları gerekir. –

Bitki Hormonu herbisitler uygulandıkları yörelerde yetişen bitkilerde siyanogenetik glikozit düzeyinin artışına (fitohormonların dolaylı toksisitesi) neden olurlar.

HCN düzeyinde fosfatlı gübreler azalmaya azotlu gübreler ve bitki parazitleri ise artışa neden olur.

Siyanogenetik glikozit taşıyan bitkilerin toksisitesi değinilen koşullara göre değişkenlik gösteren HCN düzeyi ve glikozit yanında tüketilen bitki miktarı ve tüketim süreci, HCN’in sindirim kanalında liberasyon hızı ile emilim ve dokularda detoksikasyon düzeyine bağımlıdır. Bu nedenle, toksik dozu belirlemek zordur.

Siyanogenetik glikozitlere karşı en duyarlı hayvanlar ruminantlardır. Koyun ve keçi muhtemelen enzimatik farklılık nedeniyle sığıra oranla daha dayanıklıdırlar. Tek midelilerde, midenin asit ortamında glikozidi hidrolize eden enzim, kısmen de olsa yıkımlanabilir. HCN, karaciğerde spesifik bir enzim (rodanaz) tarafından tiyosiyanata dönüştürülerek metabolize edilir. Ancak, özellikle sığırda başka metabolik olayların olduğu da düşünülmektedir.

Serbest HCN’in ruminantlarda letal dozu 2-2.3 mg/kg dolayındadır. Bu miktar HCN’i glikozit formunda (4-4.5 mg/kg) kısa sürede tüketen ruminantlarda ağır zehirlenme tablosu şekillenir. Otlakta bir hayvan Saatte 4 mg/kg düzeyde glikozide saatlerce tolore edebilir. Koyun, Günde (gün boyu) 15-20 mg/kg HCN'i detoksike edebilir. Genelde 100 gramında 20 mg (200 ppm) HCN içeren bitkiler, hayvanlarda zehirlenmeye neden olur. Sindirim ya da solunum yoluyla emilen HCN ve siyanürler, selüler respirasyon (hücre solunumu) enzim sistemini (sitokrom a3) bloke ederek histotoksik anoksiye neden olurlar.

1.2.1.2. Steroidik Glikozitler
Kalp yetmezliğinin etkin ilaçları olan ve çok küçük dozlarda kardiyotonik olarak kullanılan kalp glikozitlerini (dijitalikler) kapsayan bu grup Moleküllerin aglikozu, Asteroit (siklopentano-perhidrofenantren) halka sistemi ve bunun 17 no’lu karbonuna bağlanan beşgen ya da altıgen bir lakton halkasından ibarettir. Majör glikozit kaynağı olan bitkilerden yüksük otu türleri (Digitalis cariensis, D. davisiana, D. ferruginea

D. grandiflora, D. lanata, D. trojana D. viridiflora) ile Ada soğanı (Urginea maritima) yanında glikozit kaynağı olarak kullanılmayan, ancak toksik unsur olarak kardiyotonik etkili glikozit içeren inci çiçeği (Convallaria majalis) adonis türleri (A. aestivalis -keklikgözü, A. flammea – kandamlası), zakkum (Nerium oleander) ve kimi Helleborus türleri (Bohça otu, H. orientalis, H. vesicarius) de Anadolu ve Trakya’da yaygın olarak yetişmektedir. Bununla birlikte anılan bu bitkilerle evcil hayvanlarda zehirlenme insidensi azdır.Kimi kaynaklarda saponinler (saponositler) de bu grupta gösterilmektedir. Saponinlerin aglikozu (sapogenin) steroidik ya da triterpenik (oleanan çekirdekli) yapıdadır.

Sistemik toksiditeleri az olan saponinler yem bitkilerinde de yaygın olarak bulunurlar. Yaklaşık 80 aileye ait 500’ü aşkın bitki türünden Saponin izole edilmiştir. Ruminantlarda meteorizasyonun temel nedenleri arasındadırlar; kanatlılarda ise, gelişme ve yumurta verimini inhibe ederler. Antrasenik glikozitlerin aglikozları ise, Antrasen halkalı bir polifenoldür. Işkın, kara Akçaağaç gibi bitkilerde bulunan bu glikozitler yüksek dozda şiddetli purgasyona neden olurlar.

1.2.2. S – Glikozitler (Glusinolatlar)
Özellikle Cruciferae (turpgiller) ailesine ait bitkilerin yaprak gövde kök ve özellikle tohumlarında bulunan ve genellikle uçucu olan, S – glikozitler, enzimatik (myrosinase) hidroliz sonucu glikoz ve organik aglikoz oluşturur. Organik aglikoz bir izotiyosiyanat (senevol) bir tiyosiyanat ya da bir organik nitril ve kükürttür.

Glusinolatların hidroliz ürünlerinden izotiyosiyanatlar, deri ve mukozalarda irkiltici etkiye (gastro-intestinal, respiratuvar ve renal lejyonlar) sahiptirler. Ayrıca, guatrojenik (proguatrin) etkileriyle tiroid bozukluğuna neden olurlar. Tiyosiyanatlar ise, tiroid bezinde iyot düzeyini düşürürler; böylelikle iyot uygulamasıyla sağaltılabilen bozuklukları oluştururlar. Brassica türü bitkilerde (kolza, Lahana, ot lahanası, şalgam) bulunan 5-glikozitler hidrolizle stabil olmayan izotiyosiyanat’a, bu da kristalizasyonla goitrine dönüşür. S-glikozitlerin hidroliz ürünü izotiyosiyanatlar irritan ve antitroit; goitrin ise guatrojen etkilidir.

Bu nedenle s-glikozit içeren bitkilerle zehirlenme klinik yönden farklı seyreder
1. Akut zehirlenme izotiyosiyanatların irritan etkisinden kaynaklanan bu sendrom sindirim, solunum bozuklukları ile renal lezyonlar ve nefritle karakterizedir (hardal, turp).
2. Tiroit bozuklukları

Bitkilerin yeşil kısımlarında bulunan glusinolatların hidroliz ürünü inorganik izotiyosiyanatlar, dönüşümlü kompetisyonla, tiroitte iyot akümülasyonunu önleyerek iyot yönünden fakir rasyonla beslenen- hayvanlarda guatr şekillenmesine neden olurlar. Bu sendrom iyotla sağaltılabilir.

Proguatrinin son ürünü olan goitrin ise tiroksin formasyonunu inhibe ederek iyot kullanımıyla sağaltılamayan tiroit bozukluğuna neden olur.

Glusinolatların hidroliz ürünleri plasenta engelini geçer ve sütte de atılırlar. Bu nedenle, gebeliği döneminde glusinolatlı bitkilerle beslenen hayvanların yavrularında (keçi) ve süt emenlerde de tiroit bozuklukları görülür. Glusinolat içeren kimi bitkiler, özellikle kolza ve Lahana etyolojisi tam bilinmeyen, Anemi ve hemoglobinüriyle karakterize olan zehirlenmeye de neden olabilirler.

1.3. Saponinler (Saponositler)
Kalıcı köpük oluşturmaları ve acı lezzetleriyle karakterize olan saponinler, azotsuz nötr ya da hafif asit karakterli, glikozit benzeri maddelerdir. Aglikon ya da sapogeninleri steroit veya oleanan çekirdekli triterpenik yapıdadır. Soğukkanlı (poiklioterm) hayvanlar için çok toksiktirler. Yerel olarak irkiltici etki oluşturur; eritrositlerin hemolizine neden olurlar.

Bitkiler aleminde oldukça yaygındırlar; 500’ü aşkın bitki türünden saponin izole edilmiştir. Kaba yonca (Medicago sativa), karamuk (Agrostemma githago), sabun otu (Saponaria officinalis), gazel boynuzu (Lotus corniculatus), tırfıl (Trifolium repens, T. fragiferum), at kestanesi (Aesculus hippocastanum), bohçaotu (Helleborus orientalis), yılan yastığı (Arum maculatum) yüksek düzeyde saponin içeren bitkilerdir.

Saponinlerin toksisitesi kaynak Bitkiye, yapılarına ve alınan miktara bağımlıdır. Acı lezzette oluşları tüketimi sınırlandırabilir. Tanen ve kolesterol bağlanmayla saponinleri inaktive edebilirler. Toksisite saponinden çok hidroliz ürünü sapogeninle ilgilidir. Bu nedenle, saponinlerin hidrolizini gerçekleştirebilen sindirim kanalı mikroflorası da (Butryrivibrio) toksisiteyi etkiler.

Saponin içeren yem Bitkileri ruminantlarda meteorizasyonun başlıca nedenleridir. Rumen içeriğinin yüzeysel tansiyonunu azaltarak stabil köpük oluştururlar. Böylelikle, Fermantasyon gazları geğirmeyle (erukasyon) vücut dışına çıkarılamaz.

Meteorizasyon oluşumunda kuşkusuz diğer faktörlerin, özellikle sitoplazmik Proteinlerin (kaba yoncada % 4) de rolü vardır. Öte yandan, saponin ve sitoplazmik Proteinler yanında, bunlarla inaktif kompleks oluşturabilen taneni de içeren bitkilerin (gazel boynuzu) meteorizasyon oluşturma insidensi düşüktür. Kimi saponinler, sindirim kanalından salgılanan enzimleri, özellikle kimotripsini inhibe ederler. Bu özellikteki saponinler sindirim kanalında irritasyona neden olurlar.

Saponinler kanatlılarda gelişme ve yumurta verimini inhibe ederler piliç rasyonlarına % 5 oranında katılan kaba yonca Unu, içerdiği saponinler nedeniyle, piliçlerde büyümeyi geciktirir. Yumurta tavuğu yemlerine katılan kaba yonca unu (% 10) yumurta verimini düşürür. Saponinlerin bu etkisi, rasyona kolesterol ilavesiyle giderilebilir. Saponinli bitkilerle zehirlenmeye karşı profilaktik önlemler alınmalıdır

………………………………………………………

ZEHİRLİ BİTKİLER

Bitkilerin içerdiği zehirli maddelerin kaynağı çeşitlidir. Bazıları alkaloid(protein), bazıları da glikozid ya da heterosid(Saponinli steroidik yapılı siyanojenli vb.) içerebildikleri gibi, çoğunlukla karmaşık yapılı bir zehirli madde de içerebilmekt

ZEHİRLİ BİTKİLER

Tarihin ilk çağlarından günümüze kadar insanlar bitkilerden besinlerini sağlamış ve şifa aramışlardır ve beslenmelerinin yanında önemli hastalıklarını da şifalı bitkilerle tedavi edebilmişlerdir. Ancak her bitkinin düşünüldüğü kadar yararlı olmadığı ya da yararlı etkilerinin yanında zararlı olabilen başka etkilerinin de olduğu görülmüştür.

Günümüzde de devam eden her ottan şifa arama geleneği, özellikle kırsal yörelerde birçok kazâ zehirlenmelerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Merak sonucu özellikle çocukların bilmedikleri bir bitkinin yemiş, yaprak ya da başka bir kısmının tadına bakmaları ya da zararsız başka bitkilere benzetip toksik(zehirli) bitkiyi yemeleri sonucu sık sık zehirlenmeler olmaktadır. Birçok bitki çok toksik olmalarına karşın kontrollü kullanıldıklarında tedavide yararlı olabilmektedir. Örneğin Digitalis (yüksük otu), afyon (haşhaş), belladon alkaloidleri, veratrum alkaloidleri, vinca alkaloidleri, ipeka vb, gibi birçok bitkisel toksik madde günümüzde doğal ya da yarı sentetik türevler şeklinde tedavide kullanılmaktadırlar. Ancak bilinçsiz bir şekilde supraterapötik (aşırı) dozlarda uygulandıklarında çok ağır zehirlenme tablolarının ortaya çıkmasına yol açabilirler. Rönesans döneminin ünlü Alman hekimlerinden Paracelsus (l493-1541)’un ‘yalnız miktar zehiri belirler’ (Dosis sola facit venonum) cümlesi bitkisel maddeler için de geçerlidir. Zehirli mantarlar başta olmak üzere diğer toksik bitkilerle akut zehirlenmelerin şiddetini yenilen miktar belirlemektedir.

Bitkilerle zehirlenmeler daha çok kabuklu yemiş ya da meyve kısmıyla olmaktadır. Örneğin Akdiken (Rhamni cathartica), yılan yastığı (Dracunculus vulgaris), güzel avrat otu (Atropa belladonna), hanımeli (Lonicera japonica), yaban yasemini (Solanum dulcamara), taflan (Prunus laurocerasus), ardıç (Juniperus sp.), ökse otu (Viscum album), çoban püskülü (İlex aquifolium) porsuk ağacı (Taxus bacata), sarmaşık (Parthenocissus sp.), it üzümü (Solanum nigrum) vb, gibi bitkiler kabuksuz ya da kabuklu meyvelerinde bulunan aktif toksik kısımlarıyla zehirlenmelere neden olmaktadırlar. Buna karşılık, birçok bitki diğer kısımlarıyla ya da tüm bitki olarak toksiktirler. Dikenleri ya da keskin kenarlı yapraklarıyla mekanik olarak; özellikle ciltte irritasyon şeklinde toksik etkilere yol açmaktadırlar. Günlük gıda olarak kullandığımız bazı sebzelerin de az ya da çok toksik olabildiklerini unutmamak gerekir. Örneğin patatesin toprak üstündeki yeşil kısımları orta şiddette sindirim bozukluklarına neden olmaktadır. Buna karşın, birçok taze sebzenin kurutulmasıyla içerdikleri toksik maddeler aktivitesini kaybetmektedir.

Bazı bitkiler aynı cinsten olmalarına karşın toksik etkileri büyük ölçüde değişebilmektedir. Örneğin; Aconitum napellus(Kurtboğan- Avrupa bitkisidir, Anadolu’da bulunmaz) tehlikeli bitkiler içinde en zehirli olanıdır. Buna karşın aynı cinsten Aconitum septentrionale Eskimolar tarafından sebze olarak yenmelerine karşın hiçbir zehirlenmeye neden olmamaktadır. Aynı şekilde Digitalis purpurea(Alaca yüksükotu) güçlü kardiyotoksik etkisi olmasına karşı aynı cinsten olan Digitalis jaune aynı oranda toksik değildir. Bu nedenle, gerek tedavide gerekse gıda olarak kullanılmalarında bitki cins ve türlerinin tanınması gerekir. Bitkilerin içerdikleri toksik maddelerin kaynağı çeşitlidir. Bazıları alkaloid (protein), bazıları da glikozid ya da heterosid (Saponinli steroidik yapılı siyanojenli vb.) içerebildikleri gibi, birçoğunda olduğu gibi karmaşık yapılı bir toksik madde de içerebilmektedirler. Zehirli bitkilerde bulunan bu toksik maddeler insan ve hayvanlarda iç organlarda meydana getirdikleri lezyonlar sonucu metabolizmayı bozabildikleri gibi deri ve mukozalarda irritasyonlar yaparak hafif ya da ağır bazı zehirlenme belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. Ancak, farklı hayvan türlerinin ve insanın zehirli bitkilere verdikleri reaksiyon her zaman aynı şiddette ve özellikte olmayabilir. Örneğin; salyangozlar belladon(Güzelavrat otu) ile beslendikleri halde zehirlenmezler,halbuki bu gibi hayvanları yiyen insan ya da memeli hayvanlarda belladon zehirlenme belirtileri görülebilmektedir.

1. ZEHİRLİ BİTKİLERİN TOKSİK UNSURLARI

Bitkisel zehirlerin toksik bileşenleri kimyasal yapıları yönünden önemli farklılıklar gösterir. Toksik unsurların çoğu organik karakterdedir. Kimi bitkiler ise, bazı mineral maddeleri, bünyelerinde toksik dozlarda biriktirebilirler. Alkaloitler ve protidler azotlu organik; glikozitler, tanenler, laktonlar ve benzerleri azotsuz organik zehirlerdir. Selenyum, nitrat-nitrit gibi mineral zehirler ile kimyasal yapılarından çok, etki mekanizmaları daha iyi bilinen östrojenik etkili özdekler(maddeler), antivitaminik faktörler ve fotodinamik ajanlar zehirli bitkilerin başlıca toksik unsurlardır.

1.1. Alkaloidler

Alkaloitler, güçlü farmakolojik etki ve toksisiteye sahip olan, moleküler yapılarında azot bulunan, alkali karakterde bitkisel kökenli özdeklerdir(maddelerdir). Azot, çoğunlukla heterosiklik bir halkada ya da lateral zincirde bulunur. Genellikle katı ve renksizdirler. Baz halde iken suda çözünmezler; asitlerle oluşturdukları tuzlar suda çözünür. Alkaloitlerin tannat(tannik asit tuzu) ve iyodür tuzları suda çözünmez. Bu özellik nedeniyle, alkaloit içeren bitkilerle zehirlenmelerde tanenli bileşikler ve iyodürler, sindirim kanalından alkoloit emilimini engellemek için kimyasal antidot olarak kullanılırlar…
Alkaloitlerin etki mekanizmaları çok farklıdır; Çoğu sentral sinir sistemi (opium alkaloitleri) ve otonom sinir sistemi (antikolinerjik solanase alkaloit ve alfa adrenolitik ergot alkaloitleri) aracılığıyla etkir. Kolşisin ve benzerleri emeto katartik; pirolizidin alkaloitleri de hepatotoksik olarak etkirler.

1.2. Glikozitler (Heterositler)

Hidroliz (enzimatik ya da asit ortamda) sonucu bir ya da birkaç molekül şeker (glikoz) ile karbonhidrat olmayan ve aglikoz (genin) olarak adlandırılan ve toksik etkiden sorumlu olan bir madde veren özdeklerdir. Glikoz ve aglikoz arasındaki bağın karakterine göre
0-glikozitler (Oksijen atomu, eterik bağ) ve S-glikozitler (kükürt atomu) olmak üzere iki gruba ayrılırlar.
1.2.1. O-Glikozitler
1.2.1.1. Siyanogenetik Glikozitler
Aglikozları, çoğunlukla nitrilli bir alkoldür. Enzimatik hidroliz sonucu şeker molekülleri, siyanhidrik asit (HCN) ve bir keton ya da aromatik aldehit oluşur. Toksiditeden sorumlu olan hidroliz ürünü siyanhidrik asittir.
Farklı ailelere ait çoğu yem bitkisi ve yabani türlerde bulunan siyanogenetik glikozitler, özellikle ruminantlarda(geviş getirenlerde) selüler respirasyondan sorumlu enzim sistemini inhibe ederek(engelleyerek), akut formda ve yüksek mortaliteyle(ölümle) seyreden zehirlenmeye neden olurlar. Hidroliz, aynı bitkide bulunan özel enzimler (lineaceae; keten tohumu, emulsin; acı badem) tarafından katalize edildiği gibi, ruminantlarda retikülo-rumen mikroflorası tarafından salgılanan enzimlerle de gerçekleştirilebilir. Vejetasyonun ilk dönemlerinde yüksek olan glikozit düzeyi vejetasyon ilerledikçe azalabilmektedir.
– Kuraklık, donma ve çiğnenme gibi bitkilerin normal büyüme hızını bozan faktörler HCN düzeyinde artışa neden olur.
Silaj, glikozitlerin hidrolizini hızlandırır. Böylelikle serbest hale geçen HCN silajın havalandırılmasıyla giderilebilir. Ancak, bu işlem sırasında çalışanların kendileri için önlem almaları gerekir.
– Bitki hormonu herbisitler, uygulandıkları yörelerde yetişen bitkilerde siyanogenetik glikozit düzeyinin artışına (fitohormonların dolaylı toksisitesi) neden olurlar.
– HCN düzeyinde, fosfatlı gübreler azalmaya, azotlu gübreler ve bitki parazitleri ise artışa neden olur.
Siyanogenetik glikozit taşıyan bitkilerin toksisitesi, değinilen koşullara göre değişkenlik gösteren HCN düzeyi ve glikozit yanında tüketilen bitki miktarı ve tüketim süreci, HCN’in sindirim kanalında liberasyon hızı ile emilim ve dokularda detoksikasyon düzeyine bağımlıdır. Bu nedenle, toksik dozu belirlemek zordur.
Siyanogenetik glikozitlere karşı en duyarlı hayvanlar ruminant(geviş getiren hayvan)lardır. Koyun ve keçi, muhtemelen enzimatik farklılık nedeniyle sığıra oranla daha dayanıklıdırlar. Tek midelilerde, midenin asit ortamında glikozidi hidrolize eden enzim, kısmen de olsa yıkımlanabilir. HCN, karaciğerde spesifik bir enzim (rodanaz) tarafından tiyosiyanata dönüştürülerek metabolize edilir. Ancak, özellikle sığırda başka metabolik olayların olduğu da düşünülmektedir.
Serbest HCN’in ruminantlarda letal(öldürücü) dozu 2-2.3 mg/kg dolayındadır. Bu miktar HCN’i glikozit formunda (4-4.5 mg/kg) kısa sürede tüketen ruminantlarda ağır zehirlenme tablosu şekillenir. Otlakta, bir hayvan saatte 4 mg/kg düzeyde glikozide saatlerce tolere edebilir(dayanabilir). Koyun, günde (gün boyu) 15-20 mg/kg HCN’i detoksike edebilir(etkisizleştirebilir). Genelde 100 gramında 20 mg (200 ppm) HCN içeren bitkiler, hayvanlarda zehirlenmeye neden olur. Sindirim ya da solunum yoluyla emilen HCN ve siyanürler, selüler respirasyon (hücre solunumu) enzim sistemini (sitokrom a3) bloke ederek histotoksik anoksiye(oksijen yetersizliğine) neden olurlar.

1.2.1.2. Steroidik Glikozitler
Kalp yetmezliğinin etkin ilaçları olan ve çok küçük dozlarda kardiyotonik olarak kullanılan kalp glikozitlerini (dijitalikler) kapsayan bu grup moleküllerin aglikozu, asteroit (siklopentano-perhidrofenantren) halka sistemi ve bunun 17 no’lu karbonuna bağlanan beşgen ya da altıgen bir lakton halkasından ibarettir. Majör glikozit kaynağı olan bitkilerden yüksük otu türleri (Digitalis cariensis, D. davisiana, D. ferruginea, D. grandiflora, D. lanata, D. trojana, D. viridiflora) ile ada soğanı (Urginea maritima) yanında, glikozit kaynağı olarak kullanılmayan, ancak toksik unsur olarak kardiyotonik etkili glikozit içeren inci çiçeği (Convallaria majalis), adonis türleri (A. aestivalis -keklikgözü, A. flammea – kandamlası), zakkum (Nerium oleander) ve kimi Helleborus türleri (Bohça otu, H. orientalis, H. vesicarius) de Anadolu ve Trakya’da yaygın olarak yetişmektedir. Bununla birlikte, anılan bu bitkilerle evcil hayvanlarda zehirlenme insidensi azdır. Kimi kaynaklarda, saponinler (saponositler) de bu grupta gösterilmektedir. Saponinlerin aglikozu (sapogenin) steroidik ya da triterpenik (oleanan çekirdekli) yapıdadır.
Sistemik toksiditeleri az olan saponinler yem bitkilerinde de yaygın olarak bulunurlar. Yaklaşık80 aileye ait 500’ü aşkın bitki türünden Saponin izole edilmiştir. Ruminantlardameteorizasyonun(gaz şişkinliğinin) temel nedenleri arasındadırlar; kanatlılarda ise, gelişme ve yumurta verimini inhibe ederler. Antrasenik glikozitlerin aglikozları ise, antrasen halkalı bir polifenoldür. Işkın, kara akçaağaç gibi bitkilerde bulunan bu glikozitler yüksek dozda şiddetli purgasyona(ishale) neden olurlar.

1.2.2. S-Glikozitler (Glusinolatlar)

Özellikle Cruciferae (turpgiller) ailesine ait bitkilerin yaprak, gövde, kök ve özellikle tohumlarında bulunan ve genellikle uçucu olan, S-glikozitler, enzimatik (myrosinase) hidroliz sonucu glikoz ve organik aglikoz oluşturur. Organik aglikoz bir izotiyosiyanat (senevol) bir tiyosiyanat ya da bir organik nitril ve kükürttür.
Glusinolatların hidroliz ürünlerinden izotiyosiyanatlar, deri ve mukozalarda irkiltici etkiye (gastro-intestinal, respiratuvar ve renal lejyonlar) sahiptirler. Ayrıca, guatrojenik (proguatrin) etkileriyle tiroid bozukluğuna neden olurlar. Tiyosiyanatlar ise, tiroid bezinde iyot düzeyini düşürürler; böylelikle iyot uygulamasıyla sağaltılabilen bozuklukları oluştururlar. Brassica türü bitkilerde (kolza, lahana, ot lahanası, şalgam) bulunan S-glikozitler hidrolizle stabil olmayan izotiyosiyanat’a, bu da kristalizasyonla goitrine dönüşür. S-glikozitlerin hidroliz ürünü izotiyosiyanatlar irritan ve antitroit; goitrin ise guatrojen etkilidir.
Bu nedenle, S-glikozit içeren bitkilerle zehirlenme klinik yönden farklı seyreder:
1. Akut zehirlenme izotiyosiyanatların irritan etkisinden kaynaklanan bu sendrom sindirim, solunum bozuklukları ile renal lezyonlar ve nefritle karakterizedir (hardal, turp).
2. Tiroit bozuklukları
– Bitkilerin yeşil kısımlarında bulunan glusinolatların hidroliz ürünü inorganik izotiyosiyanatlar, dönüşümlü kompetisyonla, tiroitte iyot akümülasyonunu önleyerek iyot yönünden fakir rasyonla beslenen hayvanlarda guatr şekillenmesine neden olurlar. Bu sendrom iyotla sağaltılabilir.
– Proguatrinin son ürünü olan goitrin ise, tiroksin formasyonunu inhibe ederek, iyot kullanımıyla sağaltılamayan tiroit bozukluğuna neden olur.
– Glusinolatların hidroliz ürünleri plasenta engelini geçer ve sütte de atılırlar. Bu nedenle, gebeliği döneminde glusinolatlı bitkilerle beslenen hayvanların yavrularında (keçi) ve süt emenlerde de tiroit bozuklukları görülür. Glusinolat içeren kimi bitkiler, özellikle kolza ve Lahana etyolojisi tam bilinmeyen, anemi ve hemoglobinüriyle karakterize olan zehirlenmeye de neden olabilirler.

1.3. Saponinler (Saponositler)

Kalıcı köpük oluşturmaları ve acı lezzetleriyle karakterize olan saponinler, azotsuz, nötr ya da hafif asit karakterli, glikozit benzeri maddelerdir. Aglikon ya da sapogeninleri steroit veya oleanan çekirdekli triterpenik yapıdadır. Soğukkanlı (poiklioterm) hayvanlar için çok toksiktirler. Yerel olarak irkiltici etki oluşturur; eritrositlerin hemolizine neden olurlar.
Bitkiler aleminde oldukça yaygındırlar; 500’ü aşkın bitki türünden saponin izole edilmiştir. Kaba yonca (Medicago sativa), karamuk (Agrostemma githago), sabun otu (Saponaria officinalis), gazel boynuzu (Lotus corniculatus), tırfıl (Trifolium repens, T. fragiferum), at kestanesi (Aesculus hippocastanum), bohçaotu (Helleborus orientalis), yılan yastığı (Arum maculatum) yüksek düzeyde saponin içeren bitkilerdir.
Saponinlerin toksisitesi kaynak bitkiye, yapılarına ve alınan miktara bağımlıdır. Acı lezzette oluşları tüketimi sınırlandırabilir. Tanen ve kolesterol bağlanmayla saponinleri inaktive edebilirler. Toksisite saponinden çok hidroliz ürünü sapogeninle ilgilidir. Bu nedenle, saponinlerin hidrolizini gerçekleştirebilen sindirim kanalı mikroflorası da (Butryrivibrio) toksisiteyi etkiler.
Saponin içeren yem bitkileri, ruminantlarda(geviş getirenlerde) meteorizasyonun(gaz şişkinliğinin) başlıca nedenleridir. Rumen(işkembe) içeriğinin yüzeysel tansiyonunu azaltarakstabil köpük oluştururlar. Böylelikle, fermantasyon gazları geğirmeyle (erukasyon) vücut dışına çıkarılamaz.
Meteorizasyon oluşumunda kuşkusuz diğer faktörlerin, özellikle sitoplazmik proteinlerin (kaba yoncada % 4) de rolü vardır. Öte yandan, saponin ve sitoplazmik proteinler yanında, bunlarla inaktif kompleks oluşturabilen taneni de içeren bitkilerin (gazel boynuzu) meteorizasyon oluşturma insidensi düşüktür. Kimi saponinler, sindirim kanalından salgılanan enzimleri, özellikle kimotripsini inhibe ederler. Bu özellikteki saponinler sindirim kanalında irritasyona neden olurlar.
Saponinler, kanatlılarda gelişme ve yumurta verimini inhibe ederler; piliç rasyonlarına % 5 oranında katılan kaba yonca unu, içerdiği saponinler nedeniyle, piliçlerde büyümeyi geciktirir. Yumurta tavuğu yemlerine katılan kaba yonca unu (% 10) yumurta verimini düşürür. Saponinlerin bu etkisi, rasyona kolesterol ilavesiyle giderilebilir. Saponinli bitkilerle zehirlenmeye karşı profilaktik önlemler alınmalıdır.
(Oldukça tecrübeli çobanlarımızdan olan Yörük Osman, Gazel boynuzu "Lotus corniculatus" bitkisinin, sabah saatlerinde yerlerde çiy varken otlatıldığı takdirde davarları öldürdüğünü dile getirmişti.-Torlakon)

1.4. Tanenler

Fenolik yapıda, suda çözünen katı bileşikler olan tanenler, bitkiler aleminde yaygın olarak bulunur. Palamut meşesinin tanen içeriği % 10 dolayındadır. Astrenjan(büzücü) etkileri olan tanenler, alkaloitleri ve albümini presipite ederler. Bu etkileri nedeniyle ishal kesici, alkaloit içeren bitkilerle zehirlenmelerde kimyasal antidot olarak ve deri sanayiinde kullanılırlar. Kimyasal yapı yönünden iki gruba ayrılırlar:
– Pirogallik tanenler; hidrolize olabilirler. Bu tepkime sonucu bir karbonhidrat ve bir de asit fenol (gallik asit) şekillenir. Gallik asit de, dekarboksilasyonla pirogallole dönüşür. Hidroliz, retikülo-rumen mikroflorasının etkisiyle de gerçekleşir. Bu nedenle, ruminantlar tanenlere, diğer türlere oranla daha duyarlıdır.
– Kateşik tanenler; hidrolize olmazlar. Ancak, kuru distilasyonla pirokateşole dönüşürler.
Tanenler, astrenjan etkileriyle direkt, hidroliz ürünü asit fenoller aracılığıyla da dolaylı toksisite oluştururlar.
Özellikle yem bitkileri yönünden fakir olan mevsim ve yıllarda tanenli bitkiler (meşe filizleri, çalı yaprakları) çoğu bölgede, yoğun olarak hayvanlara verilmektedir. Bu nedenle de, yurdumuzda tanenli bitkilerle zehirlenme insidensi yüksektir. Yurdumuzun hemen her yöresinde yetişen meşe (Quercus) türleri (yaprak, filiz; tanen düzeyi % 8 dolayında) ile bunların ürünleri olan palamut (pelit) ve mazı, özellikle yem bitkileri yönünden fakir olan mevsim ve yıllarda yeşil halde ya da kurutularak, yoğun biçimde hayvan yemi olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle,tanen ya da meşeyle zehirlenme, çoğu yörede, özellikle genç hayvanlarda önemli bir toksikolojik sorun konumundadır.

1.5. Mineral Maddeler

Bazı yörelerde toprak, doğal yapı nedeniyle kimi mineraller yönünden zengindir. Toprakta bulunan mineraller yörede yetişen kimi bitkiler tarafından kökleriyle emilerek bitki organlarında akümüle edilir(biriktirilir).
Toprakta bulunan organik selenyum bileşikleri kimi bitkiler tarafından (selenifer bitkiler) emilerek akümüle edilir. Kimi bitkiler ise, toprakta bulunan ve selenifer bitkiler tarafından emilmeyen anorganik selenyum bileşiklerini emerek, emilebilir organik forma dönüştürürler (çevirici, indikatör bitkiler). Bitkilerde, kuru madde üzerinden 5 ppm üzerinde selenyum, bu bitkilerin tüketim miktar ve süresine bağlı olarak akut, subakut ya da kronik zehirlenmeye neden olur.
Yulaf, çavdar, mısır ve pancar gibi kültive edilen(kültürü yapılan) bitkilerle Rumex türleri de, evcil hayvanlarda zehirlenmeye neden olabilecek düzeyde nitrat içerebilmekte ve çevre koşullanma bağlı olarak nitrat, daha toksik form olan nitrite indirgenebilmektedir. Bitkilerde, nitrat düzeyi % 1.4 oranını geçtiginde toksisite olasılığı başlar. Kimi yörelerde, yulaf samanının nitrat düzeyi (potasyum nitrat) % 7 oranını aşabilir.

1.6. Oksalik Asit ve Tuzları

Bitkiler aleminde (pancar, kuzu kulağı, ışkın) oksalik asit ve tuzlan (oksalatlar) yaygın olarak bulunur. Oksalat düzeyi ışkında 12-14; kuzu kulağının yenilebilir kısımlarında da 2-7 g/kg’a ulaşabilmektedir. Pancar yapraklan da 7-10 g/kg kadar çözünür okzalat ve okzalik asit içerebilir. Rutubetli ortamda depolanan ot ve samanda üreyen bir mikroskobik mantar (Aspergillus niger) da okzalat yönünden zengindir.
Ruminant(geviş getiren hayvan)larda, retikülo-rumen mikroflorası tarafından degrade edilebilen oksalik asit ve tuzlan, kalsiyumla birleşerek çözünmeyen kalsiyum oksalata dönüşür. Rasyonda kalsiyum düzeyine bağlı olarak emilebilen oksalatlar plazma kalsiyumuyla birleşerek hipokalsemiye, kalsiyum oksalat kristalleri de, eliminasyonları sırasında, böbrekte travmatik lezyonlara neden olur. Oksalik asit, bitkilerde sodyum oksalat, potasyum asit oksalat ya da kalsiyum oksalat formunda bulunur. Çözünür, dolayısıyla emilebilir özellikte olan sodyum ve potasyum oksalat kalsiyum iyonlarıyla birleşerek kalsiyum oksalata dönüşebilir. Kalsiyum oksalat çözünmediği için sindirim kanalından emilmez. Ancak, oksalik asit ve oksalatlar rumen mikro-organizmaları tarafından kısmen parçalanır. Sindirim kanalından emilen oksalatlar kana geçerek plazmada kalsiyum iyonlarıyla birleşir. Böylelikle hipokalsemiye neden olabilirler. Kanda şekillenen kalsiyum oksalat kristalleri ise nefronda travmatik lezyon oluşturur. Oksalik asit, ayrıca süksino- ve laktodehidrojenaz enzimleri aracılığıyla enerji metabolizmasını etkiler, hemolize(eritrositlerin erimesine) de neden olabilir.
Oksalatlı bitkilerle zehirlenme en çok koyunlarda görülür. Çünkü, koyun otlakları genelde oksalat içeren bitkiler yönünden zengindir. Hızlı büyüme dönemindeki bitkilerle, kuru bir yaz mevsiminden sonra ılık ve nemli sonbaharda oksalatlı bitkilerle zehirlenme insidensi yükselir.
Koyunlarda oksalata karşı tolerans gelişebilir. Bu nedenle otlağa yabancı hayvanlar, yerlilere oranla daha duyarlıdır. Oksalatlı bitkilerin egemen olduğu yörelerde yetiştirilen koyunlar günde 75 g kadar oksalatı, zehirlenme belirtisi göstermeksizin tüketilebilmektedir. Bununla birlikte oksalatlı bitkilerin toksisitesi, rasyondaki kalsiyum düzeyi, tuz açığı ve retikülo-rumen mikroflorası ile de yakından ilgilidir. Gebe ve Laktasyon döneminde olan hayvanlar, diğerlerine oranla daha duyarlıdır.
Hastalığın görülebilmesi için, fazla miktarda oksalatlı bitkinin tüketilmesi gerekir; çözünür oksalatlar sindirim kanalı içeriğindeki kalsiyum iyonlarıyla birleşerek kalsiyum oksalata dönüşür. Kalsiyum oksalat kısmen degrade edilir ya da emilmeksizin vücuttan atılır. Fazla miktarda oksalat alındığında, çözünür oksalatların tamamı kalsiyum oksalata dönüştürülemez. Çözünür oksalatlar da emilerek zehirlenmeye neden olur.
Kısa sürede fazla miktarda oksalatlı bitki tüketen hayvanlarda 2-4 saat içinde durgunluk, sürüye uyumsuzluk gibi ilk semptomlar dikkati çeker. Rumen(işkembe) hareketleri azalır, hafif timpani ve midriazis şekillenir. Kimi zaman hipokalsemi tablosu görülür. Kalp hareketleri yavaş, solunum yüksektir. Hastada yatma istemi ve sık sık miksiyon hareketi (işeme pozisyonu) dikkati çeker. İdrar, hematüri nedeniyle kahverengi kırmızı renktedir. Son dönemde kas titremeleri, sendeleme, parezi, dekubitus ve koma şekillenir. Sağaltım için kalsiyum preparatları (kalsiyum boroglukonat, % 25) verilir. Hastaya bol içecek verilir.
Profilaksi için, oksalatlı bitkilerin egemen olduğu otlaklar dönüşümlü değerlendirilir. Tuz açığı giderilir ve hayvanların susuz kalmamalarına özen gösterilir. Kalsiyum tuzlan ve kemik ununun zehirlenmeye karşı koruyucu etkisi tartışmalıdır. Oksalatların en toksik olanları sodyum oksalat ve potasyum asit oksalattır.

1.7. Östrojenler

Yem bitkilerinin çoğunda (kaba yonca, tırfıl, soya) östrojenik aktivite gösteren toksik özdekler bulunur. Bunlar, farklı düzeylerde ösrojenik aktiviteye sahip olan izoflavon (genisteine, biochanine) ve kumestanlar’dır. (coumestrol) Bitkilerin östrojenik aktivitesi, taşıdıkları aktif maddelere bağımlıdır. Kumestrol, genisteine oranla 35 kat daha aktiftir. Bitkisel östrojenler, özellikle koyunlarda semirme ve laktasyonu(sütlülüğü); yüksek dozda da fertiliteyi(doğurganlığı) etkilerler.
Sığırlar, bitkisel östrojenlere karşı koyunlara oranla dirençlidir. Atlar ise, bitkisel östrojen içeren bitkilerin egemen olduğu otlaklarda, zehirlenme belirtisi göstermeksizin beslenebilirler. Östrojenik aktivite gösteren bitkilerin egemen olduğu otlaklar, biyolojik ya da kimyasal yöntemlerle belirlenen östrojenik aktivitenin (koyunlar için) en düşük olduğu dönemlerde değerlendirilebilir. Yurdumuzda, bu bitkilerle zehirlenmeye ilişkin veri yoktur.

1.8. Fotodinamik Ajanlar

Organizmada akümüle olarak(birikerek) deriyi güneş ışığına karşı duyarlı kılan ve böylelikle de fotosensibilizasyona neden olan maddelerdir. Kılıç otu ve karcı buğday, içerdikleri fotodinamik ajanlar (hypericine ve fagopyrine) nedeniyle hayvanlarda primer fotosensibilizasyonla karakterize olan zehirlenmeye neden olurlar. Kimi hepatotoksik bitkiler ise, karaciğer fonksiyonlarını bozarak etkirler; klorofilin metaboliti phylloerythrine safrayla atılamadığı için vücutta akümüle olur. Filoeritrin de fotodinamik etkilidir. Bu durumda da hepatojen (sekonder) fotosensibilizasyon şekillenir. Fotosensibilizasyon, fotodinamik ajanlar tarafından duyarlı hale getirilen organizmada güneş ışınlarının etkisiyle ortaya çıkan ve vücudun doğrudan ışık alabilen, pigment ve kıl yönünden fakir bölgelerinde lokalize olan deri lejyonlarıyla karakterize olan bir sendromdur. Hayvanlarda, fenotiyazinlerin metaboliti olan sülfoksit formu, Bengal kırmızısı ve akridin boyaları gibi ilaçların da neden olabildiği primer fotosensibilizasyon dışında hepatojen, yine kimi bitkilerin neden olduğu etyolojisi belirlenemeyen ve pigment sentezi bozukluğundan (konjenital herediter porfirinüri) kaynaklanan fotosensibilizasyon çeşitleri de vardır…
Mikroskobik bir mantarla (Periconia) bulaşık Trifolium türleri (özellikle hibrit trefle), yonca ve yeşil yulaf ile fiğ, don (Panicum miliaceum), kuş darısı (Setaria italica), lupin türleri (acı bakla) ve demirdikeni (Tribulus terrestris, çoban çökerten) gibi bitkiler ve bazı mikroskobik mantarlar hepatojen (sekonder) fotosensibilizasyona neden olurlar. Hepatit ve safra retensiyonu gibi nedenlerden de kaynaklanan bu sendromda fotodinamik ajan, klorofilin metaboliti olan ve normal koşullarda safrayla vücuttan atılan filloeritrindir. Brassica türleri, yonca ve Erodium türleri (dönbaba, saatotu) gibi bitkiler de nedeni belirlenemeyen ve dermatitle karakterize olan fotosensibilizasyona neden olabilmektedir…
Nedeni ne olursa olsun, fotosensibilizasyonda klinik tablo aynıdır; şiddetli kaşıntı ve tipik dağılımıyl

Bir cevap bırakın